17 Ocak 2018 Çarşamba

Başmeleğin Öpücüğü (Lonca Avcısı #2) - Kitap Yorumu


Lonca Avcısı serisinin bu ikinci kitabında, okurun güzelliğin ve kana susamışlığın hüküm sürdüğü ve meleklerin her şeyin hâkimi olduğu bu dünyadaki yolculuğu devam ediyor.

Vampir avcısı Elena Deveraux, bir yıllık komadan uyandığında değişmişti. Artık, kanatları gece yarısı ve şafak renklerinde olan bir melekti. Ama Elena'nın vücudu hâlâ kırılgandı ve uçabilmek için iyileşmesi gerekiyordu. Son derece çekici bir şekilde tehlikeli sevgilisi Başmelek Raphael ise geçmişten bugüne hep "benim" dediklerine karşı korumacı ve kontrolcü olmuştu. Ne var ki, Elena söz konusu olduğunda otoritesi hiçbir işe yaramıyordu…

Birbirlerini henüz anlamaya başlamışlarken Raphael, bir diğer başmelek olan Lijuan'dan bir balo davetiyesi almıştı. Bu daveti reddetmenin ölümcül sonuçları olabilirdi; bu yüzden Raphael, balonun olacağı ve onları korkunç bir kâbusun beklediği Pekin'e gitmeden önce Elena'nın uçmasını sağlamalıydı. Çünkü kadim ve merhametsiz Lijuan, ölülerin gücünü taşıyordu ve özellikle Elena için korkunç planları vardı…

Diğer Lonca Avcısı Serisi yorumlarım:
2. Başmeleğin Öpücüğü (şu anda bu yorumdasınız)
3. Başmeleğin Gözdesi



Herkese yeniden merhaba! Blogumda yaşadığım bir sıkıntıdan dolayı blogdaki tüm resimler silindi ve şimdi hepsini teker teker koymaya uğraşıyorum, bu nedenle bu yorum biraz gecikti, bunun için üzgünüm... Ama güzel tarafından bakarsak ... ah, güzel bir tarafı yokmuş. Her neyse, sonuç olarak bugün Meleklerin Kanı'nın devam kitabı olan Başmeleğin Öpücüğü ile karşınızdayım!

İlgili resimMeleklerin Kanı'nı okumamın üzerinden 1.5 yıl gibi bir zaman geçmiş olmasında rağmen kitaba dair hatırladığım bir şey vardı: Çevirisi çok kötüydü. Sık sık anlaşılmaz veya doğru olmayan cümleler geçiyordu kitapta. Bu kitaba başlarken çeviriyi daha özenli görmek için resmen dua ettim, gelin görün ki boşunaymış. Bir kez daha ve maalesef, bu yorumumda da çeviriden yakınacağım. Ama çok uzatmaya gerek yok çünkü aynı Meleklerin Kanı yorumumda da bahsettiğim gibi, bazen yanlış bazen ise kelime kelime çevrilmiş ve sonuçta anlamsız bir cümle ortaya çıkmış gibiydi. "Kafama deniz indi." diyor Elena bir yerde ya da b u tarz bir şeyler. Kafama deniz indi... Cidden mi? Söylenecek çok şey var ama susuyorum, umarım sitemim anlaşılmıştır.

Kitabın içeriğine gelecek olursak öncelikle söylemeliyim ki ciddi miktarda eleştirim var ve muhtemelen bunlardan bahsederken içinde kaybolacağımdan bunu şimdiden söyleyeyim çünkü yanlış anlaşılmak istemem: Kitabı okurken gerçekten eğlendim ve beğenerek, zevk alarak okudum. Beklediğim akıcılık, sürükleyicilik bu kitapta da vardı ama bazı durumlar, beklentilerimi karşılayamamaktan çok artık canımı sıkmaya başladı diyebilirim.

(Uyarı: Fazlaca eleştiri ve yakınma içerir, bir sonraki paragrafa geçebilirsiniz.)
Mesela her kitapta bir büyük olay olma klişesi ve okuru en çok son kısımların etkilediği düşünülerek bu olayın hep kitabın sonunda olması. BIKTIM! Kitabın başında Rafael geliyor baloya gideceğiz çok önemli diyor, kitabın sonuna kadar bekliyoruz gitsinler diye ve biliyoruz ki asıl olaylar orada olacak, öncesindekiler sadece orada olacak olay için yol yapma evresi. Kitabı sonu için okuyoruz yani. Benim polisiye romanları çok okumama sebebim bu zaten, kitabın sonu için sonda çıkacak büyük sürpriz için yazarın yol yapmasını izliyoruz. Fakat zaten o gizemli polisiyenin olayı bu. Niye şimdi yazarlar bunu klişeleştirip her romanına uyguluyor? Kitabın içine birden fazla büyük olay koyarsanız paranızdan çok bir şey eksilmez, merak etmeyin. Kitabın etkileyiciliği artar daha çok satılır, bir şekilde onu iki kitaba bölmek ile aynı miktarda kazanabilirsiniz. Düşünsenize, Taht Oyunları'nda her kitapta 1 olay oluyormuş sadece. Çok komik değil mi? İşte bu kitaplar da bana artık aynen bu şekilde komik gelmeye başladı. Boş kalmasın diye aralarda olaylar falan yazıyor ama kitabın tüm esprisi aslında sonu. Fakat şöyle bir sıkıntı var ki kitabın kapağını kapattığımda "Ah, ne heyecanlı kitaptı!" diyemedim, "Bu kadar mı? Ne oldu şimdi?" diye sordum sadece, yöntem tutmadı yani.

Başmeleğin Öpücüğü ile ilgili görsel sonucuGerçekten koskoca bir kitap okudum ama dönüp bakınca bomboş görüyorum, olmasını beklemediğimiz bir şey olmadı, gayet okurun öngörebileceği şekilde ilerliyor seri. İlk kitabı farklıydı, heyecanlıydı ve beklenmedikti, şimdi daha çok takdir ediyorum o yönünü. Çünkü bu kitapta basitlikten fazlasını göremedim. Kitabı sonunda yazacağı -kendince- büyük bir olay için hazırlamaktansa birden çok farklı olay katıp daha içi dolu, elle tutulur hale getirebilirmiş yazar. Fakat günümüzdeki sıkıntı işte, yalnızca bu yazar için söylemiyorum, serinin çok kitabı olsun diye akıllarına gelen her olayı yeni kitap yapıyorlar bir kitabın içerisinde harmanlamak yerine. Seri çok uzun olunca daha güzel oluyormuş gibi yanlış bir algı var ve bu koskoca paragraftan anlayabileceğiniz üzere bu durum beni hayal kırıklığına uğratıyor. Bazı şeyler tadında bırakılmalı, bunun içinde önce okura bir tat verilmeli.


Tamam tamam, artık kitabın içeriğine geçiyorum. Bu serideki karakterler çok hoşuma gidiyor. Hepsinin farklı oluşu ve oldukça orjinal olmaları, değişik bir okuma hazzı veriyor insana. Mesela Zehir'in gözleri veya beni en çok şaşırtan kişi, Aodhan'ın fiziksel özellikleri... Gerçekten yazar hepsini özene bezene tasarlamış, Naasir'in chimera oluşu bunun en güzel örneklerinden olsa gerek. Gerçi yazarın tüm karakterleri böyle kusursuzca betimlemesi biraz sıkmadı değil beni ama alıştık artık bu tarz kitapların harem tarzı anime gibi olmasına...

Bu kitapta en çok etkilendiğim tasvir Elena'nın kanatlarına ait aslında. Gerçekten, hayali bile muhteşem. Belki de tüm kitabı o kanatlar için okumuş bile olabilirim. Ne var ki Raphael bu kitapta çok sönüktü, kendi 7'leri bile Raphael'den daha çok geçiyordu. O yüzden bu kitapta Raphael hakkında pek bir yorum yapmak gelmiyor içimden.

Ah... Aklıma gelmişken beni çıldırtan bir durum vardı kitapta: Elena'nın güç bende beni özgür bırakın takıntısı. Allah'ım sana geliyorum ya, anladık kızım sen avcısın sen yaparsın da, şu durumda güçsüzsün işte bir kabullen. Senin ben kendime yeterim yardım istemem tavrın yüzünden çevrende kaç kişi yaralanıyor ölüyor farkında değil misin? Bir de kendisi de yaralanıyor, milleti zor durumda bırakıyor, çıldırttı beni kitap boyunca. Ama kitapta da inanılmaz tutarsız bir durum vardı. Elena çok zayıf çok güçsüz güya ama üstesinden gelmediiği başmelek kalmadı, yazar öyle bir yazmış ki maşallah kız en güçsüz halinde bile Raphael'den güçlü heralde. Oldu olacak bir de Lijuan'ı öldürseydi, tam olurdu. Hiç de şaşırmazdım açıkçası. Urban-fantasy'nin bu klişesi de beni yormaya başladı artık. Ne var ki bu tarzı çok seviyorum, bu yüzden bütün klişelere rağmen okumayı bırakacağımı sanmam. 

Evet, bunca eleştiriden sonra "3. kitabı bir an önce okumak istiyorum!" demek biraz garip olacak ama gerçekten 3. kitabı bir an önce okumak istiyorum. Fakat, her zaman bir fakat vardır, şu aralar Instagram'da da görebileceğiniz yeni kitap seçme yöntemimi kullanarak elimde bulunan bir kenara attığım -güya en kısa zamanda okuyacağım- kitapları çürümeden okumaya ve daha fazla kitap biriktirmemeye karar verdim. Bu yüzden içimdeki yeni kitap alma ateşini elimden geldiğince sönük tutmaya çalışıyorum. Sonuç olarak 3. kitabı yaz tatilinden önce okuyacağımı çok sanmıyorum... Bu seriyi okuyan veya okumak isteyen var mı? Yorumlarınızı benimle paylaşmaktan çekinmeyin! Hoşça kalın!


Yazar: Nalini Singh     Çeviri: Bige Turan Zourbakis   Yayınevi: Yabancı    Sayfa Sayısı: 384
Liste Fiyatı: 25 TL    GoodReads Puanı: 4,24



12 Ocak 2018 Cuma

Suçlu Zevkler (Anita Blake #1) - Kitap Yorumu

suçlu zevkler anita blake ile ilgili görsel sonucu

"Doğru söylüyordu. Kapıyı kapatıp onu karanlık ve sıcak yolda bıraktım. Ölüleri diriltip yaşayan ölüleri huzura kavuşturuyordum. Yaptığım şey, kimliğim buydu. Eğer motivasyonumu sorgulamaya başlarsam, vampirleri öldürmeyi de bırakırdım. Bu kadar basitti. Bu gece motivasyonumu sorgulamıyordum, o zaman hala, bana verdikleri ismi taşıyan bir vampir avcısıydım. Ben Cellatım."

Ruhun karanlık arzularını, Laurell K. Hamilton'dan daha iyi kimse bilemez. New York Times çok satanlar listesinin üst sıralarından inmeyen Hamilton, Suçlu Zevkler'de bizi Anita Blake ile tanıştırıyor. Anita, esmer, ufak tefek ama çok tehlikeli bir ölü diriltici ve vampir avcısı. Fakat şehrin en güçlü vampiri onun yardımına ihtiyaç duyunca, Anita en büyük korkusuyla yüz yüze geliyor: Karşısında kendi duyduğu açlığı Anita'da da uyandırıp onu baştan çıkartabilecek bir adam var.

Karanlık sokaklarda bir köşeye sinmiş, avlanmayı bekleyen yaratıkların korktukları tek bir kişi var: Anita Blake...


Mehaba arkadaşlar! Çok merak ettiğim efsane bir seriye başlamış bulunuyorum. Anita Blake! Yıl 1993, vampirler, vay canına! Eski kitaplara her zaman daha müsamahalı yaklaşmayı tercih ediyorum çünkü şu an olduğunun aksine o zamanlar yazarların esinlenebileceği (!) birbirine karıştırıp yenibir şeyler ortaya çıkartabileceği çok fazla seri yokmuş. Tam aksine, bu serinin bayıldığımız birçok fantastik seriye ilham kaynağı olduğuna eminim. Üstelik 25 yıldır yazılmaya devam ediyor! 20küsür kitap... Beni nereye sürükleyecek merak ediyorum.


Bu kitap tam anlamıyla bir urban-fantasy klasiğiydi. Şehrin en iyi avcısı bir kız, başrol tabii ki, oldukça güzel ve cesur, her olaydan bir şekilde sıyrılmayı başarmazsa olmaz ayrıca. Ve olaylardan sıyrılma yöntemleri de gerçek dışı, abes ve basit geldi bana, tüm kitabın gerçek dışı olması bir yana tabii ki. Okurken gülüp geçtim ve kitabın eski ve türünün liderlerinden olmasına verdim, serinin ilerleyen kitaplarında böyle şeyler görmek istemediğimi söyleyebilirim ama...

Spoiler
Valentine'ı basitçe öldürmeleri bir yana Nikolaos'un nasıl öldüğünü neredeyse hiç anlamadım. Bir an o onları öldürecekken nasıl oldu da Anita geldi onu öldürdü, Nikolaos gelişini hissetmedi mi? Çok güçlü bir karakter olarak tasvir edilirken tüm kitapta, böyle basitçe mi ölececkti? Üzgünüm ama saçmaydı. 

Kitabın hoşuma giden bir yönü de romantizme dair pek bir şey olmamasıydı. Yetişkin tarzı urban fantasy'lerde zaten ilk kitaptan romantizm olmaz genelde fakat günümüz kitaplarında ilk görüşten romantizm başlıyor falan filan, biliyorsunuz işte. Yazarın karakterler arasına biraz ara koyması hoşuma gitti, sonuçta oldukça uzun bir seri ve daha başından vıcık vıcık olurlarsa yorucu olurdu. Ben ki kitaplardaki romantizmleri yetersiz bulan kişi, bana ne oluyor böyle? Sanırım doydum artık kusursuz kitap ilişkilerine...
Spoiler Sonu

Şu an okuduğum kitabın Lonca Avcısı serisi olduğunu düşünürsek bu yorumu yazarken aklımda sürekli iki serinin başlangıcının ne kadar benziyor oluşu vardı. Lonca Avcısı serisinin ilk kitabını bayılarak okumuştum ama Anita'yı okuyup yazarın biraz fazla ilham aldığını -malum kelimeyi kullanmak istemiyorum- görünce hayal kırıklığına uğramadım değil açıkçası. Yine de seviyorum Lonca Avcısı'nı, umarım seri devamında bu tarz benzerlikler yaşanmaz...

Eski formumu tutturamadığımdan olsa gerek, yeterince destansı bir yorum yazamadım bu sefer - mesela okuması 3 saat süren bir yorum-. Uzun zamandır bir vampir kitabı okumuyordum, iyi geldi, bir süreliğine doyurdu beni. Eğlenceli bir seriye başladığımı hissediyorum, heyecanlıyım! Şimdilik bu kadar, Başmeleğin Öpücüğü yorumum da çok yakında sizlerle, yorum bırakmayı unutmayın, hoşça kalın!



 

Yazar: Laurell K. Hamilton    ÇeviriMert Süğlün
Yayınevi: Artemis   Sayfa Sayısı: 344    Liste Fiyatı: 19 TL    GoodReads Puanı: 4.02

 
 

9 Eylül 2017 Cumartesi

Son Fedakarlık (Vampir Akademisi #6) - Kitap Yorumu


CİNAYET.
AŞK.
KISKANÇLIK.
VE SON BİR SEÇİM.

ÖLÜM MÜ, AŞK MI?

Rose Hathaway oyunu her zaman kendi kurallarıyla oynamıştı. En yakın arkadaşı ve yaşayan son Dragomir Prensesi Lissa’yla St. Vladimir Akademisi’nden kaçarak kuralları çiğnemişti. Büyüleyici öğretmeni Dimitri’ye aşık olarak kuralları çiğnemişti. Moroi dünyasının lideri, Kraliçe Tatiana’ya karşı gelme cesaretini göstererek, gelecek dampir nesillerini korumak adına hayatını ve saygınlığını riske atmaktan çekinmemişti. Ancak bu kez kanun, pençesini Rose’a geçirdi. Hem de işlemediği bir suç için. Üstelik cezasının infazını önleyebilecek bir tek kişi var ve Rose onu bulmak için hem Dimitri’nin hem de Adrian’ın yardımına muhtaç. Ama zamanı azalıyor. Ölüler dünyası onu tüm gücüyle geri isterken Rose’un şansı gitgide zayıflıyor. Esas önemli soru şu; tüm hayatınızı başkalarını kurtarmaya adamışsanız sizin hayatınızı kim kurtarabilir? Rose, Dimitri, Adrian ve Lissa’yı yalnız bırakmayın.

Serinin Diğer Kitapları & Yorumlarım:
1. Vampir Akademisi
2. Buz Öpücük
3. Gölge Öpücük 
4. Kan Sözü
5. Ruh Bağı


Güneşli, cıvıl cıvıl bir haftasonu sabahından herkese merhaba! Bir seriye daha iyisiyle kötüsüyle veda etmiş bulunuyorum. Serilerimin yarım kalmasından ne kadar nefret ettiğimi düşünürsek fazlasıyla iç rahatlatıcı bir durum diyebilirim. Diğer yandan bu seriyi sevdiğim için bir iç burukluğu da yaşamıyor değilim tabii. Oldukça başarısız bir ilk kitabı olmasına rağmen bizi serinin sonuna kadar sürükleyebiliyorsa bu seride gerçekten iş var demektir -ki 3 ve 4. kitapları özellikle harikaydı. Ne var ki 5. kitap gibi 6. kitabı da ortalama buldum. Vampir Akademisi gibi yükselmiş bir seriden daha efsane bir son beklerdim. Şaşırtıcı bir son.

Kraliçe katilinin kim olduğu konusu hiç şaşırtıcı değildi benim için. Daha 5. kitaptan o kişi olduğunu düşünmüştüm fakat belki yazar ters köşe yapar diye bekledim. Yapmamış. Bu öngörü bana kitabı sıkıcılaştıran yegâne şeydi, hiçbir tahminim olmasaydı oldukça şaşırıp zevk alabilirdim fakat o kişi benim fazlasıyla gözüme batmıştı. Bilemiyorum, belki de şanslı bir tahmindi fakat sonuç olarak kitabın en önemli kısmını baygın bakışlarla okumama sebep oldu.


Spoiler
Rose vurulduğunda oldukça heyecanlanmıştım çünkü bir umut ölebilirdi. Evet bunu umut ettim, bir young-adult kitabından, çünkü neden olmasın? Onca kişi öldü, Dimitri bile ama bu ne şanstır ki her köşeye sıkıştığında Rose kaçmayı başardı. Belki bu vurulmadan sonra ölür dedim ama ondan da klişe bir şekilde kurtuldu. Kitabın benim için en can alıcı noktası bu olaydan kendisi kurtulduğu için Rose ve Lissa'nın bağının kopmasıydı. Zekice ve tahmin edilemez bir olaydı. Adrian-Dimitri kapışmasına ise içinden çıkamayacağım için hiç girmiyorum bile.

Ee şimdi kitap bitti, ne oldu? Lissa kraliçe oldu ve tüm bir Moroi dünyasının sorumluluğunu omzuna aldı, üstelik bir de uğraşması gereken özenti kız kardeşi olduğu ortaya çıktı. Rose ve Dimitri yine gardiyan oldular fakat iki Moroi'ye bağlı olarak. Ne değişti? Doğru düzgün okuyup okulunu bitirseydi de aynı şey olabilirdi Rose için. Devrim nerede? Madem tüm bir kitabı maceradan, savaştan uzak diplomatik oyunlara çevirdiniz, bari adamakıllı bir devrim yapsaydınız da Moroi dünyasının altı üstüne gelseydi.
Spoiler Sonu

Bu da ayrı bir konu, ben Vampir Akademisi'nin Strigoilerle kapışma olarak beğenmiştim. Diplomatik saray entrikaları serisi olarak değil. Ve bu son kitap Vampir Akademisi'nin kökleşmiş macera anlayışını bir anda kendi türünden kaçışa çevirdi ve gizli
politik oyunlar kitaptaki maksimum eğlenceydi. Aksiyon nerede? Adrenalin nerede? Genelde distopik serilerin son kitapları hep yönetim üzerine oluyor -bakınız en basitinden Açlık Oyunları- ve bu durum beni sıkıyor. Vampir Akademisi'nde bunu yaşamayı hiç beklemezdim, ama bir şekilde burada bile konular diplomasiye geldi. Anlayacağınız birkaç yönden beklentilerimi karşılayamadı bu kitap.

Uzun lafın kısası gerçekten de tam anlamıyla iyisiyle kötüsüyle veda ettik bu seriye. Kan Bağı serisine başlamayı düşünüyor muyum gibi mantıklı bir soru yöneltiyorum şu an kendime ve cevabım evet. Fakat kitaplığımda okunması gereken bunca kitap varken önümüzdeki birkaç yüzyılda başlayabileceğimi düşünmüyorum. Bu seriyi okuyan veya okumak isteyen var mı? Yorum bırakmaktan çekinmeyin, hoşça kalın!

Yazar: Richelle Mead    Çeviri: Zeynep Heyzen Ateş
Yayınevi: Artemis   Sayfa Sayısı: 559    Liste Fiyatı: 25 TL    GoodReads Puanı: 4.42

Hayvan Çiftliği (Animal Farm) - Kitap Yorumu

Asıl adı Eric Arthur Blair olan İngiliz yazar George Orwell’ın siyasi hiciv tarzındaki kısa öyküsü Hayvan Çiftliği 1945 yılında yayımlanmıştır. Eser, alegorik açıdan zengin bir eserdir ve Sovyetler Birliği, Nazi Almanyası gibi totaliter rejimleri mizahî bir dille eleştirmektedir. Hayvan Çiftliği, özet olarak Stalinizmi yerden yere vururken Sovyetler’in kuruluşundan bu yana gerçekleşen olayları hicveder.

Hayvan Çiftliği eserinde adı geçen karakterlerin büyük bir kısmı domuz, kuzgun, köpek gibi hayvanlardır ve bu hayvanlar Stalin, Lenin, Marx gibi tarihî kişilerin alegorisi niteliğindedir.

Kitabın ilk çevirisi saygıdeğer Halide Edip Adıvar tarafından tercüme edilmiştir. Kitabın günümüzdeki baskısı Celal Üster’in çevirisi ve Can Yayınları’nın özenli çalışmasıyla okuyuculara sunulmaktadır. Kitabın 2016 Türkçe baskısındaki kapak tasarımı değerli sanatçı Utku Lomlu’ya aittir.

George Orwell Hayvan Çiftliği kitabı, yıllardır olduğu gibi bugün de pek çok okulda okutulmaktadır. Kitap, sürükleyici ve mizahi diliyle okurları büyülemeye devam etmektedir.

Romanın 1954 ve 1999 yıllarında çizgi film versiyonları gösterime girmiştir. Roman, ayrıca İngiliz Progresif Rock grubu Pink Floyd’un 1977 tarihli “Animals” adlı albümünün konseptine ilham kaynağı olmuştur.


 Herkese tekrar merhaba! Sıcak tatil günlerinde sıkılmaktan beni kurtaran yaz kitaplarımdan birinin yorumuyla karışınızdayım. Öncelikle bahsetmek istediğim birkaç konu var -ki takipçilerim muhtemelen bu konuşmanın bir kısmını daha önce de duymuştur. Blogda yorumunu paylaşmaya çok gönüllü olmadığım kitaplar, klasikler ve klasikleşme yolundaki edebi kitaplardır. Bunun sebebi de şu ki edebiyat konusunda çok bilgili olduğumu söyleyemem, hele de eleştiri yapacak kadar hiç değilim. Durum buyken eleştiri yaparcasına yorum paylaşmak da çok hoşuma gitmiyor. Zaten bu tarzda okuduğum kitapların neredeyse hiçbirinin yorumu blogda mevcut değil; özellikle belirtmek istediğim şeyler olmadığı sürece klasik-edebi kitapların yorumlarından köşe bucak kaçıyorum denebilir :D Anlayacağınız bu yorum her zamanki gibi bir eleştiri-övgü yorumu değil sadece merak edenler için kısaca tabiri caizse gözlemlerimi söyleyeceğim.
 Öncelikle kitap hakkında bana da söylenmiş olan ve benim de fark ettiğim bir özellikten başlayacağım: Akıcılık. Edebi kitaplardan akıcılık yönünden hiçbir beklentim olmadığından olsa gerek bu kitabın fazlasıyla akıcı olması beni oldukça şaşırttı. Kitapta tahmin edersiniz ki alegori oldukça ön plandaydı ve beklenmedik bir şekilde eğlenceli bir dili ve kendini okutan bir kurgusu vardı. 
Ne var ki size tavsiyem kendinizi bu kurguya kaptırıp bunu yalnızca domuzların atların ve benzeri hayvanların olaylarıymış gibi okumamanız. Hayvanlar yalnızca asıl fikri okura iletmekte kullanılan saydam aracılar. Kitabı okumadan önce kitabın karakterlerinin nitelediği rejim ve kişiler hakkında bilgi olmakta fayda var. Bu yüzden kısa bir araştırmanın arkasından bu kitabı okumanız yazarın satır aralarından bize göz kırpan asıl fikirlerini anlamanız açısından oldukça yararlı olur.


Tüm kitabı ilgiyle okumama rağmen beni en çok etkileyen kısmı sonuydu diyebilirim. Zekice ve -en azından benim için- beklenmedikti. Üzerinde düşününce aslında beklenmedik olmaması gerektiğini fark ettim. George Orwell gerçekten de zamanları aşıp defalarca tekerrür ederek günümüze kadar ulaşan bir gerçeği ustalıkla gözler önüne sermiş ve bahsettiği gerçekler kadar zamanın engellerine takılmayacak nitelikte bir roman ele almış. Sanırım bize de okuyup kendimizce bir ders çıkartmak düşüyor. Kitabı okuyanlardan yorumlarını bekliyorum, hoşça kalın!


Yazar: George Orwell    Çeviri: Celal Üster
Yayınevi: Can Yayınları   Sayfa Sayısı: 160    Liste Fiyatı: 15 TL    GoodReads Puanı: 4.06

8 Eylül 2017 Cuma

KCBT 33. Blog Tur || Aldatıcı Öpücük (Remnant Serisi #1) - Kitap Yorumu


Morrighan’ın rahminden,
Kasvetin en uzak köşesinden,
Hükümdarların entrikalarından,
Kraliçenin korkularından,
Doğacaktır umut.

Yeni ve zorlu bir dünyada kendi yerini bulmaya çalışan bir prenses...

Morrighan Hanesi’nin İlk Kız Çocuğu olan Prenses Lia, omuzlarındaki ağır sorumluluklara karşı çıkar ve düğün gününde, krallığın bilgesine ait gizemli bir hazineyi de çalarak ortadan kaybolur. Daha önce hiç görmediği Dalbreck Prensi ile evlenip krallıklar arasındaki güç oyununda bir piyon olmak yerine, seçimlerinde özgür olabileceği kendine ait bir hayatı tercih eder. Küçük bir liman kasabasına kaçar ve hayallerini gerçekleştirmek için çabalamaya başlar. Ancak gerçekleşmeyi bekleyen eski bir kehanet ile olmak için doğduğu kişiyi keşfetmek zorunda kalır. Lia’yı, gücünün sınırlarının farkına varıp, sevdiklerini korumak için neleri göze alabileceğini sorgulamasına neden olacak bir savaş beklemektedir.


Serin bir akşamüstünden herkese merhaba! Yıllar önce okunacaklar arşivime girmiş, merakla beklediğim ve sonunda Türkiye'de de Nemesis Yayınevi aracılığıyla çıkan The Kiss of Deception, nam-ı diğer Aldatıcı Öpücük yorumumla uzun bir aradan sonra tekrar sizlerleyim! Bu yaz hiç yazmamış olsam da okumamış değilim... Ufak bir ön bilgilendirme; çok yakında art arda 2 -belki de 3- kitap yorumu daha sizinle olacak :)

Asıl meseleye dönecek olursak, ilk bölümün son cümlesiyle bir anda beni kendi dünyasına çeken Aldatıcı Öpücük, biraz dili biraz da distopyası sayesinde mistik, büyülü bir havaya sahipti. Venda ezgileri ve her bölüm başına koyulan Gaudrel ahitlerindeki hüzün ve gizem de bu büyülü havayı okur için fazlasıyla pekiştiriyordu. Sanırım tüm kitapta beğendiğim yegâne şey de okuru saran bu buğulu havasıydı. Öyle ki başroldeki karakterlerin klişe ve odunsu kişilikleri bile bu kırılgan havaya üstün gelmeye yetmemiş. Ne zaman büyülü hava uçacak olsa pat diye bir "her şeyi biliyorum ama nereden bildiğimin bir önemi yok" karakteri ortaya çıkıp gizemli ve tüyler ürpertici konuşmalar yapıp o havayı geri getirmeyi başarıyordu.

Fakat bu büyülü hava kitabın etkileyiciliğine katkıda bulunsa da kitabın sayfalarını kapatır kapatmaz uçup gidiyordu yani maalesef ki kitap ne okuduğum süre boyunca ne de bitirdikten sonra üzerimde büyük bir etki bırakamadı. "Hemen 2. kitabı almalıyım" düşüncesine kapılmadım ve bana kalırsa seri kitaplarda, özellikle ilk kitapta, okurun beğenisini kazanmak için en önemli noktalardan biri bu, son. Zaten tek kitaplar çoğunlukla tam anlamıyla bir sona sahip oluyor ve nasıl olursa olsun okurun aklında kalıyor, seri kitapların ise bu eksiği diğer kitaba bağlanacak fazlasıyla etkileyici bir sonla kapatması gerektiğini düşünüyorum. Aldatıcı Öpücük'ten de bunu, belki de biraz fazlasıyla, beklemiştim fakat aradığım sonu bulamadım. Olması gerektiği kadar iyiydi fakat ben olması gerektiğinden fazlasını beklediğim için hayal kırıklığı oldu diyebilirim.

Öylesine bir bakayım düşüncesiyle başlayıp, garip ilk bölümünü okuyunca değişik hissedip bölüm bitince kapatmaya karar vermeme rağmen bölümün sonuyla olduğum yere çakılıp kendimi bir anda kitabın için dalmış bir şekilde bulduğumda kitabın akıcılığından da etkileyiciliğinden de fazlasıla memnun kalmıştım. O kaçış-kovalanış heyecanı, yeni bir hayata başlamanın verdiği muhteşem his sanki başrolden bana bulaşıyor gibi kitapla bir olmuştum. Dilerdim ki bu his böylece sürüp gitsin. Fakat bir yerden sonra her şey çok sıradan ve sıkıcı hissettirmeye başladı ve kitap en başında yakaladığı o muhteşem tempoyu kaybetti benim gözümde. Belki de ilk defa akıcı başlayıp sonradan bunu kaybeden bir ilk kitap gördüm, genelde tam tersi olurdu. Şu anda tam tersi olmuş olmasını dilerdim, çünkü kitapları genelde sonlarıyla hatırlıyoruz...
Spoiler

Fark etmişsinizdir ki karakterlerden neredeyse hiç bahsetmedim. Bu konuda çok dolu olduğumu söyleyebilirim. Sevgili yazara soruyorum; amacın gerçekten neydi? Katilin apaçık bir şekilde Rafe prensin de Kaden olduğunu tüm kitabı bunu böyle -düşünerek değil- bilerek okutup kitabın ortasında tam tersi olduğunu açığa çıkarmanın amacı neydi? Çünkü okuru şaşırtıp "aaaaaa demek buymuş ben diğeri sanıyordum vay be yazar ne güzel şaşırtmış" dedirmekse amaç, bunun için kullanılan yöntemin hileden farkı yok. Takdir edersiniz ki kitabın ortasında afallayıp kalmama ve kafamın allak bullak olmasına hiç de iyi bir tepki verecek değilim. Fazlasıyla sinirli olduğumu bile söyleyebilirim bu konuda.

Klişe kick-ass prensesimiz Lia'nın da bu kafa karışıklığından sonra kitabı sevmeme bir katkısı olmadı. Fakat sıra beni sarsan en önemli kısıma geldiğinde gözyaşlarımı tutamadım: Lia'nın abisini ve tüm alayı tek başına gömmeye çalıştığı bölüm. Ve sırf bu bölüm uğruna sanırım kitabı tekrar sevdim. Walther'ın ölümü kadar Greta ve bebeğin ölümü de etkileyiciydi, ne var ki Lia'nın ergen davranışları o sahnelerin etkisini biraz bozmuştu.

Spoiler Sonu

Sonuç olarak Aldatıcı Öpücük etkileyici başlangıcı ve kitap boyunca katlanarak artan gizemli ve büyülü havasıyla gönlümü çelerken kitaba başladıktan bir süre sonra azalan sürükleyiciliği ve yerini klişelere bırakan etkileyiciliğiyle gözümde biraz düştü. Kitabın sonu beni heyecanla 2. kitabı bekleme moduna sokmasa da bir şekilde serinin devam kitapları çok daha güzel olacakmış gibi hissediyorum. Nitekim bunu merak edip GoodReads'e baktığımda da devam kitaplarının ilk kitaptan çok daha yüksek puanlara sahip olduğunu gördüm. Eh, o zaman bize de Türkiye'de çıkmasını beklemek düşer... Kitabı okuduysanız veya okumak istiyorsanız yorumlarınızı bekliyorum, çok yakında gelecek yeni yorumlarımda buluşmak üzere hoşçakalın!
Yazar: Mary E. Pearson    Çeviri:Begümnaz Yürekli
Yayınevi: Artemis   Sayfa Sayısı: 536    Liste Fiyatı: 30 TL    GoodReads Puanı: 4.06







7 Haziran 2017 Çarşamba

Ruh Bağı (Vampir Akademisi #5) - Kitap Yorumu


Rose'un önünde iki seçenek vardı. 
Ya ölecek, ya öldürecekti. 
Kalbinin sesini dinledi ve yanlışı seçti.

Rose, önce Dimitri’nin doğduğu topraklara, Sibirya’ya, uzun ve talihsizliklerle dolu bir yolculuk yaptı. Ardından St. Vladimir Akademisi’ne döndü. Böylece en yakın arkadaşı Lissa’ya da kavuşmuş olacaktı. Ama Rose’un kalbi hâlâ Dimitri için atıyor ve sevdiği adamın bir yerlerde, hayatta olduğunu biliyordu. Eline bir şans geçmişti oysa...

Fakat onu öldürememişti. 
Yapamamıştı. 

Şimdi en korkunç kabusu gerçeğe dönüşmek üzere pusuda bekliyordu. Dimitri kanını tatmıştı ve susuzluğu her geçen dakika biraz daha artıyordu. Dimitri, Rose’un peşindeydi. 

Ölümüne bir kovalamaca! Nefes kesen bir karşılaşma!

Serinin Diğer Kitapları & Yorumlarım:
1. Vampir Akademisi
2. Buz Öpücük
3. Gölge Öpücük 
4. Kan Sözü
5. Ruh Bağı (şu an buradasınız)
6. Son Fedakarlık


Öncelikle söylemeliyim ki, bu kitaba ancak 3. başlayışımda 3. bölümü geçebildim. Nedense beni her seferinde reading-slump'a sokmayı başardı. Bu serinin başlangıçtaki kitaplarının başarısızlığına rağmen 3-4. kitaplarını oldukça kaliteli bulmuştum fakat 5. kitapta -Ruh Bağı'nda- aynı performansı yakalayamadığını düşünüyorum. 



Yorumun devamı spoiler içerebilir.
Belki Dimitri'nin yokluğundandır, bilemiyorum. Fakat şu "aşk üçgenindeki diğer çocuğa şans verilen kitap" klişesini bu seride görmemeyi umuyordum. Çünkü, eh, k-li-şe. Adrian'ı sevmediğimden değil fakat belli olan bir sonu zorlamaya gerek var mı? Rose'un bu yöndeki adımları da fazlasıyla zorlama ve tutarsız geldi bana. Sonuç olarak bu kitabın romantizm kısmı benim için en büyük eksilerinden biriydi.

Bunun dışında bazı sürprizler de fazlasıyla belliydi ve Rose'un -ve diğerlerinin- bunları anlamaması yine kurgudaki en komik kısımlardandı bence. Mesela Tatiana'nın aslında iyi niyetli olması ve Eric Dragomir'in gayrimeşru bir çocuğunun olması. Bunların dışında yine -her zamanki gibi- belirli maceralar ve çözülmeye çalışılan gizemlerle dolu bir kitaptı ve bu kısımları oldukça akıcıydı. Yine kitabın son bölümüne bomba bir olay konulmuştu - yazarın bu huyunu seviyorum, işleri benim için kolaylaştırıyor- ve bu sayede sanırım bir sonraki okuyacağım kitap serinin son kitabı olacak.

Adrian'ın kalbinin yalama olması lazım artık fakat yine de bir sonraki kitapta kırılışına tanıklık etmek istediğime emin değilim. Kitabın sonunda oldukça ilgimi çeken karakterlerden biri olan Abe'i gördüğüme de fazlasıyla sevindim. Rose her ne kadar çok sevdiğim baş kadın karakterlerden biri olsa da bu kitapta çizgiyi aştı, birçok yönden. Fakat bunları Dimitri'yle ilgili ruh haline veriyorum. Ve tabii ki Dimitri'nin beni delirtmesiyle ilgili bir yorum yapmayacağım. 
Spoiler sonu


Söylemeden geçemeyeceğim, çeviride birçok hata gözüme çarptı. Yeni bir baskısı çıkacak olursa umarım düzeltilirler. Kalınlığına rağmen hızlıca okunabildiği için mutluyum, umarım son kitap da dolu dolu geçer. Bu seriye veda etmenin zor olacağını hissediyorum, her ne kadar yan serisi -Kanbağı- olsa da... Bugünlük söyleyeceklerim bu kadar, düşüncelerinizi yoruma bırakmayı unutmayın, hoşça kalın!


Yazar: Richelle Mead    Çeviri: Zeynep Heyzen Ateş
Yayınevi: Artemis   Sayfa Sayısı: 507    Liste Fiyatı: 27 TL    GoodReads Puanı: 4.37

5 Mayıs 2017 Cuma

KCBT 32. Blog Tur || Caraval - Kitap Yorumu


Caraval'a hoş geldiniz! Burada duyduğunuz ya da gördüğünüz hiçbir şey gerçekle karşılaştırılamaz. Bu yalnızca bir oyun ya da gösteriden çok daha fazlası. Caraval, bu dünyada bulabileceğiniz, sihre en yakın şey. Çocukken Scarlett, büyükannesinin anlattığı Caraval'ın sihirli öykülerine inanırdı ama büyüdükçe, o masalları ardında bıraktı. Yine de annesi kendisini ve kız kardeşi Tella'yı terkedip, onları zalim babasıyla bıraktığında, Caraval Ustası Legend'a mektuplar yazarak onu ve sanatkârlarını adalarına çağırdı ama bir türlü cevap alamadı. Ta ki yedi yıl sonra, düğün gününden çok kısa süre önce, Legend'dan bir davetiye alana kadar. Özgürlük. Seçenekler. Mucize. Sihir. Caraval'daki oyuna katılır ve tek dilek hakkını kazanabilirse belki de bunların hepsine sahip olabilirdi. Ama korkuyordu Stella. Caraval hayal mi, gerçek mi?



Merhabalar herkese! Yeni tur kitabımız Caraval'la karşınızdayım. Caraval'ı tanımlamak istesem; büyünün, oyunun, romantizm ve kardeşliğin gizemli harmanı derdim sanırım. Sihir ve gizem, Caraval'ın üstüne kurulu olduğu iki ana başlık, kitabın en cezbedici kısmı da bu bana kalırsa. Şüphe ise kitabı ele geçiren en belirgin duygu. Kitabın temelleri bunlar üzerine kuruluydu ve benim en çok hoşuma giden kısımlar da bunlardı. Peki karakterler? Kasıntı bir baş karakter ve uğruna öleceği sürtük kız kardeşi, kötü bir baba ve bir de tabii ki olmazsa olmaz iyi mi kötü mü bir türlü anlayamadığımız erkek karakter. Sıkıcı vr klişe... Fakat Caraval sanatkarları? İşte onlara bayıldım!

Baş karakterin kasıntılığı, dar görüşlülüğü ve korkaklığı beni gerçekten çıldırttı. Tüm kitabın böyle sıkıcı bir tipin üzerinden yürümesi bence yazar adına büyük bir strateji hatasıydı. Bu kadar renkli ve orjinal karakterler yaratabiliyorken, neden bu başrol? Diğer yandan Caraval'daki birbirinden manyak, yalancı, ikiyüzlü, hırslı ve düzenbaz tipler bir harikaydı. Caraval'ın kendine özgü büyülü havası da oldukça hoşuma gitti fakat çoğu yerde betimlemeleri fazlasıyla zorlama buldum. Bana öyle geldi ki yazar büyülü bir dili olsun diye uğraşmış fakat çoğu zaman bu uğraş fazla belliydi ve betimlemeler fazla yapmacık geldi.

Caraval, young adult olmasına rağmen bence daha genç yaş gruplarına hitap ediyor. Ne yazık ki anlaşılan yazar böyle planlamamış ve liseden daha alt yaş gruplarına uymayacak cinsel çağrışımlar kullanmış. Belki de yaşımdan ötürü, büyülü dünyasından hoşlansam da Caraval beni fazla etkileyen bir kitap olmadı. Yine de kitabın sonundaki şaşırtmaca ve olay yoğunluğundan zevk almadım değil. Devamı elimde olsa hemen okur muydum? Sanırım evet. Peki sizler Caraval'ı okudunuz mu? Görüşlerinizi yorum olarak bırakmayı unutmayın, hoşça kalın!!



Yazar: Stephanie Garber    Çeviri: İlke Afacan
Yayınevi: DEX   Sayfa Sayısı: 440    Liste Fiyatı: 27,5 TL    GoodReads Puanı: 4


10 Mart 2017 Cuma

Direniş (Lux #5) - Kitap Yorumu


R.E.M. dinleyecektim.
Ama gerçek hayat hiç de öyle havalı değil, inanın bana.
Luxen'lerin geldiği o gece her şey değişti ve Daemon gitti.
Geri gelecek mi, bilmiyorum.
Saf mı değiştirdi, hiçbir fikrim yok.
Beni hâlâ seviyor mu, emin değilim.
Eğer Luxen işgalinden kurtulabilmek için az da olsa bir
şansımız varsa, bu ancak düşman ile işbirliği yaparsak mümkün olacak.

Hangi düşmanla mı?

Bir tahminin vardır eminim ?


Lux serisi genel yorum
 (Yorum boyunca adı geçen kitapların geniş yorumları için kitap isimlerine tıklayabilirsiniz! :))
Vay bee! 4 yıllık Lux maceram sona erdi, hâlâ inanması zor geliyor... İlk young-adult serilerimden biri olduğu için yeri ayrı bu serinin bende, fakat en sevdiğim serilerden olamadı pek. Gerçekten çok eğlenerek gülerek okuduğum bir seriydi ve karakterlerini de oldukça seviyordum. Obsidiyen ve Oniks'i özellikle oldukça zevk alarak okumuştum. Fakat seri ilerledikçe olaylar beni sarmamaya başladı. Opal'i okurken sıkıldığımı hatırlıyorum fakat Köken'i yine beğenerek okumuştum. Köken ile ilgili sıkıntı artık serinin çok farklı boyutlara taşınmış ve ilk kitaplardaki eğlenceyi kaybetmiş olmasıydı sanırım. Okuyalı 2 yıl olmuştur (şimdi baktım 4 yıl olmuş, şaka galiba?)(3'müş arkadaşlar, sakin olalım lütfen), bu nedenle hatırlamakta güçlük çekiyorum. En son hatırladığım şey kitap alışverişlerimde Direniş'e bir türlü sıra gelmemesi ve seriyi unutmuş olmamdan dolayı geçen yıl seriyi yarım bırakmaya karar vermiş olmamdı. Fakat bir gün kitapçıda dolaşırken Dex'in bazı kitaplarında 10 tl kampanyası gördüm ve yarım bıraktığım 2 serinin son kitabı Direniş ve (Paranormal serisinin 3. kitabı) Sonsuz'u aldım. Eh, almışken okumamak olmaz değil mi? (Hiç yapmayız öyle şeyler :D )

Lux serisi alıntılar için tıklayın!



Direniş yorumum
Direniş'i Lux gibi çok sevilen bir serinin final kitabı olarak oldukça vasatın altında buldum. Fakat hayal kırıklığına da uğramadım, garip bir şekilde tatmin ediciydi. Çok şaşırtıcı, inanılmaz bir olay olmadı; okuyucuya "aa bu nasıl kendini feda etti" veya "ah nasıl da öldü" dedirtmek için konulduğu aşikâr olan birkaç -çok da etkileyici olmayan- ölüm içeriyordu ve... Nasıl desem, bir şekilde fazlasıyla yapmacık geldi bana bu kitap. Sanki Jenn okur etkilensin diye sürekli bir şeyler katmaya çalışıyor gibiydi fakat bu çaba çok ortada geldi bana. Belki de yalnızca young-adult klişelerinden bıkmışımdır artık. İki gün önce lisedeyken şimdi dünyayı kurtarmaya çalışan iki sevgili. Vay be...

Dediğim gibi, zaten ben Opal'de işler çığırından çıkmaya başladığından beri bu "dünyaya ne olacak, bize ne olacak" senaryosuna karşıydım fakat Direniş'te artık olaylar olağanüstü bir boyut aldı. Eh, zaten böyle uzaylılar içeren bir kitapta olağanüstü olaylar normal, diye düşünebilirsiniz fakat her şeyin bir sınırı olmalı benim görüşüme göre. Millet çatır çutur ölürken bizim ikilinin her sayfada ayrı bir tehlikeye girip hep onların deyimiyle başarılması-neredeyse-imkansız bir kaçış bulup başarıp kurtulmaları, yok ölmeye çok yaklaştılarsa da mucizevi bir şekilde ölmemeleri falan beni bi yerden sonra sürekli göz devirmeye sevk etti. Tabii ki bu tarz bir seride başroller ölsün, ciddi hasar alsın demiyorum; olmayacağı aşikâr fakat bu kadar çok tehlikeye girip bir bölümde 3 kez mucize gerçekleştirmelerine de gerek yok. Bu olaylar okuyucuyu etkilemekten çok bir yerden sonra sıkmaya başlar bence. "Aaa bakın yine kendilerini tehlikeye atıyorlar. Baksanıza, işler sarpa sardı!" 1 bölüm sonra... "Bir anda akıllarına bir plan geldi  ve (veya mucizevi tesadüfler sonrası) kaçıp kurtuldular. (Ve yaklaşık 50. kez) İnanamıyorum, çok şaşırdım nasıl da kurtuldular öyle!" Cidden Jenn, aklından ne geçiyordu ki...

Böyle eleştirmeme rağmen kitabı okurken sıkılmış, yarım bırakma isteğiyle dolmuş değildim. Yalnızca her şey çok fazla tahmin edilebilirdi ve bu durum sinirlerimi bozdu. Ben, bir kitabı okurken beni şaşırtsın isterim. Zaten favori kitaplarımın yorumlarına bakarsanız genelde "Hiç beklemiyordum, inanamadım, çok sarsıcıydı" gibi tepkiler görürsünüz. Final kitabı olduğu için Direniş'ten de bunu beklerdim fakat önemli olan tüm olayları tahmin ettiğim için benim için fazla monoton geçti. Yine de Kat ve Daemon'ı özleyeceğim. Bir de Archer ve Luc'u. Bu arada Shadows'u okuduktan sonra Dawson ve Beth'e çok ayrı bir bakış açısıyla bakmaya başladığımı fark ettim. Onların hikayesi de çok ayrı, gerçek olmadığını bilsem bile kalbim kırılıyor onları düşününce.

İç karartıcı ve fazlasıyla eleştirel yorumumu burada sonlandırıyorum. Aradığım verimi bulamamış olsam da Lux'ın son kitabı olduğu için ayrı bir sevgi besliyorum Direniş'e. Çünkü bu karakterlerin dünyasının sonuydu ve onları özleyeceğim. Ölüleriyle ve dirileriyle :D Bir de bu kitapta Daemon-Archer sahneleri çok komikti, kitapta başlıca sevdiğim kısımlardandı. Unutmadan (ve spoiler vermeden), Arum sahneleri de en sevdiğin 2. kısımlardı diyebilirim. Bilirsiniz Saplantı'yı da oldukça beğenmiştim. Oldukça beğenmiştim derken en sevdiğim new-adult kitabı olmaya aday olacak kadar beğenmiştim. Çünkü Hunter... ah, her neyse. Sanırım Saplantı yorumumda yeterince bahsetmişimdir zaten bundan :D

Elveda Lux serisi, Arumlar, Luxenler, Kat ve Daemon, hepinizi çok özleyeceğim (Bir gözyaşı mı o? Yok yok, değilmiş...)  Görüşlerinizi benimle paylaşmayı unutmayın, bir sonraki yorumumda görüşmek üzere, hoşça kalın!! ^,^

Yazar: Jennifer L. Armentrout    Çeviri: Bilge N. Zileli Alkım, Barış Emre Alkım   
Yayınevi: DEX   Sayfa Sayısı: 364    Liste Fiyatı: 29 TL    GoodReads Puanı: 4,44


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...